Warning: Parameter 3 to botRokZoom() expected to be a reference, value given in /home/sakinnet/public_html/libraries/joomla/event/dispatcher.php on line 136
Isıt Beni Kış Masalım...

Bu yazı 3350. kez sizin tarafınızdan okunuyor.

IWIW megosztásStartlap kedvenchezGoogle könyvjelzőLink megosztása: Del.icio.usTwitterAjánlás a linkter.hu-raAjánlás a vipstart.hu-raFacebookDiggAjánlom a GururaBlogtér ajánlás
(6 oy, ortalama 5.00 de 5)
Yürek Esintileri - Yüreğimden Dökülenler
Yazar Administrator   
Pazartesi, 21 Haziran 2010 23:04

Bir varmış bir yokmuş” la başlayan masalları hepimiz biliriz. Benim çocukken dinlemeyi en çok sevdiğim masallardır. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… yle başlayıp muradına erenlerle biten masallar… Dinlerken hep o masalın kahramanı olmayı hayal etmişimdir. Çocukluk işte nerden bilecektim aslında yaşadıklarımla kendi masalımı dantelâ gibi ördüğümü, hem de başkahramanı olarak… Benim masalım henüz bitmiş sayılmaz ama sonu muradına erenlerinki gibi olsun istiyorum. Sıcacık çayımı alıp kendime masalımı yazıya dökecek uygun bir mekân arıyorum. Nasıl desem; ahşap bir evde küçük bir oda, odada ise bir koltuk, bir masa, bir de pencerenin önündeki salıncağım. Dışarıda yağan pamuk içeriyi ısıtıyor. Sallanan sandalyeme oturup, dışarıdan üzerime yansıyan dalların motifleriyle “bir varmış, bir yokmuş diyorum… Mevsimlerden kış… Annemin ayağında kalın örgü patikler var, bizimkiler daha kalın ama. Ne de olsa anne, öncelikleri farklı. Patiklerinin ıslanacağını bile bile dışarı çıkıyor. Aradan 5-10 dakika geçmeden elinde ıslanmış odunlarla geliyor, üşüyen ayaklarına aldırış etmeden sobaya dolduruyor odunları bir bir, biraz da telaşlı. İşte en sevdiğim görevi verecek bana. “hadi kalk oğlum sobaya kâğıt at tutuşsun.” hemen fırlıyorum yerimden alıyorum gazete parçalarını atıyorum bir bir. Bir yandan da çıtır çıtır sobanın sesi şarkı söylüyor bana. O yandıkça ben mutlu oluyorum. Derken, kardeşim kâğıtları elimden almaya çalışıyor. Verir miyim hiç! Onlar benim, hem annem bu görevi bana verdi.

Kardeşimin mızmızlanmasıyla annemin odaya gelmesi bir oluyor, kızıyor bana, ben de küsüp, bırakıyorum kâğıtları, okul çantamı alıp sobanın yanındaki mindere oturuyorum.  Sırtımı veriyorum sobaya, dalıyorum kitap sayfalarına. Ne kadar zaman geçirmişim bilmiyorum ama annem uyandırıyor. Sobanın gururundan eser kalmamış, sessiz sessiz yanıyor bu defa. Yerimden kalkıyorum, annem gülümsüyor. Ne oldu diye soruyorum. Meğer yüzüm haritaya dönmüş, bir tarafı sıcaktan al al, diğer tarafı minderin deseni. Hiç aldırış etmiyorum, hem duyuyorum, hem uyuyorum. Neyse ki yatağım uzak değil aynı odada annem yatağımı sermiş, dalıyorum içine. Sıcak tutsun diye örtülen yorgan buz gibi. Fırlıyorum yataktan, yorganın iç tarafını sobaya doğru tutuyorum ısınsın diye. Annem alıyor elimden yorganı, yakmamdan korkuyor belli, ben yatıyorum, annem üzerimi örtüyor. Ardından en sevdiğim sahne geliyor gözümün önüne; annem ışığı kapatıyor, sobadan süzülen ışıklar tavanda dans ediyor sessizce. Ninni gibi geliyor bana, ben de onu izleyerek uykuya dalıyorum.  Akşam uykumu bozan soğuk yorgana sabah sımsıkı sarılıyorum. Kalkmak istemiyorum, annem müzik eşliğinde uyandırmaya çalışıyor beni. Kepçeyi tencerenin içinde gezdirerek nota tutturmaya çalışıyor ama olmuyor. Bir insan hiç mi pes etmez. Tamam, ben pes ettim. Oflaya puflaya kalkıyorum yataktan sırf şarkı bitsin diye. Şarkı bitiyor, okul için yeni yıkanmış önlüğümü giyiyorum. Pazartesi gününü bir tek bu yüzden seviyorum, eminim önlüğüm de benimle aynı fikirdedir. Bahar geldiğinde ilk günün ardından temizliğinden eser kalmıyor. Neyse en azından kış. Öğretmenler teneffüslerde dışarı çıkarmıyorlar, içeride de ip atlayıp, sek sek oynayamayız ki. Biz de sınıfta koşturup, tozu dumana katarız, sonra da öğretmen gelip bize kızar. Gidin dışarıda oynayın diyemeyeceğine göre. Ne yapalım idare ederiz, sonuçta bir gün kış da bitecek. Neyse, okula gidince görürüm artık olacakları…

Kalın kalın giyinip çıkıyorum dışarı. Bekletmeyi hiç sevmem ama beklemeye alışığım. Arkadaşım hazır değilmiş, beklicez artık. Üşümemek için yerimde zıplıyorum, önümden “mahallenin delisi” dedikleri Veli geçiyor. Deli kelimesini masalıma yakıştıramıyorum ama sonradan öğrendim ki bizim memlekette delilik de bir velilikmiş. Zıplamayı bırakıp onun geçişini izliyorum, tabi bir elim kapıda, ne kadar korkutmuşlarsa artık, her an içeri kaçabilirim. Dağılmış saçlarının arasında göz ucuyla bana bakıyor, üşüyorum diyip gidiyor, onun için hiç konuşmaz deseler de ben duydum sanki sesini, dudakları kıpırdamadı ama konuştu. Koşar adımlarla içeri girip babamın kol dirsekleri yamalı ceketini alıyorum. Dışarı çıktığımda Veli’den eser kalmamış, çok uzağa gitmiş olamaz diyorum, onun yürüdüğü yolu takip edip yetişiyorum ona. Elimdeki ceketi uzatıp, “bunu al giy, yamalı falan ama idare et artık” diyorum. Ceketi alıp hızlıca gidiyor ordan. Meğer o da bizlerden kaçarmış. Biz mi deliyiz, o mu belli değil. İyi bir iş yaptığımı düşünerek bekleme alanına gidiyorum. Masalımın ilhamlarını hep beklerken alıyorum. Tam o sırada karşı evdeki kapının açılmasıyla gözlerimi oraya dikip ne olacak diye bekliyorum. Balkonda biri beliriyor, boyu o kadar kısa ki korkulukların arkasından tam çıkaramıyorum. Zıplayınca fark ediyorum bizim afacan Nazmi’yi. O kadar mutlu ki yerinde duramıyor, kışın ortasında baharı yaşıyor sanki, dilinin döndüğünce de bir melodi tutturmuş “kay yağıyo, kay yağıyo…” o ses hala kulağımda çınlıyor. Her hatırladığımda mutlu oluyor, ister istemez tebessüm ediyorum. Derken efendim bizim arkadaş geliyor süzüle süzüle. Tam kızacakken bizim Veli’ye ceketi verdiğimi hatırlayıp vazgeçiyorum, beklememde ki hikmeti şimdi daha iyi anlıyorum. Karlara bata bata yürüyoruz okul yolunu. Zor tabi o yolda yürümek. Babamın söylediği bir kutsi söz geliyor aklıma; “ilim Çin’de de olsa gidip alın diye, ben de neyse ki bizim memlekette ilim var, Çin’e almaya değil, vermeye gideriz artık diye seviniyorum.

İnsan sahip olduklarının değerini onu kaybedince anlarmış ya, okulun dış kapısından girince kardan adamlarla kaplanmış bahçeyi görüyorum ve baharı özlüyorum. Üzerinde sallanıp dünyaya tersten bakabildiğim demir çubuklar gözüme ilişiyor. Üşüdüklerinden olsa gerek baya küçük görünüyorlar. Ya da farkında değilim ama ben büyüyorum. Sınıfıma girdiğimde öğretmenimi görüyorum. Yüzündeki gülücükle bana günaydın diyor. Nasıl mutlu oluyorum, tamam günü kurtardık diyorum, öğrenmek için sabırsızlanıyorum. O gülücüğü de cebimde saklıyorum. İlerde ben de kullanırım diye. Önünde el pençe divan durduranlara inat çıkarır cebimden, dağıtırım cancağızlarıma... Oh be güne iyi başladık, böyle gider heralde diyorum. En ön sırada oturuyorum, hem de öğretmen masasının tam karşısı. Öğretmenim bir iş verirse ilk ben koşarım. Zaten o da beni bu yüzden ön sıraya oturttu, sağ kolu olayım diye. Çocuğum ya meseleyi hiç boyumun kısalığına saymıyorum. Önlük tertemiz, saçlar örgülü, ödevler tamam, ayaklarım da üşümüyor. O zamanki ruh haletimi anlatan film çekseler, filmin adı “huzur” olurdu herhalde. Bugünlere çabuk geleyim diye çocukluk günlerim de çabuk geçiyor. Ders bitiyor hemencecik, zil çalıyor. Haydi bakalım! Çağla, herkes evine dağıla…

Karnım da çok acıktı, annem ne yemek yaptı acaba. Merak da etmiyor değilim. Annem beni en son ceketi alıp hızla evden çıkarken gördü. Kesin meraklanmıştır, bir şey mi oldu diye. Neyse babamın eski ceketini Veli’ye verdiğimi duyunca oda sevinir kesin. Ya bizim afacan Nazmi, hala balkonda ‘şaykı’ söylüyo mu acaba. Ya Veli, umarım ceket onu ısıtmıştır, babam da yeni almıştı o ceketi, ama nasıl olduysa hemen kol dirseklerini yırtmış, annem de yama yapmış, hem de parlak deriden. Bunları düşünürken yol da çabuk bitiyor, kapıyı çalıyorum. Kapıyı kardeşim açıyor. Dün akşamki soba tutuşturma kavgamızı unutup, bugün öğretmenimden aldığım gülücükten veriyorum ona. Bir günü sağ salim atlatan temiz önlüğümü çıkarıp, sofraya geçiyorum. Tam tahmin ettiğim gibi annem yine hayali kurulacak yemekler yapmış. Yemeğe başlamak için babamı bekliyoruz, o gelmeden lokma koymuyoruz ağzımıza. Akşam bir aferin de babamdan alıyorum ceketini verdiğimi duyunca.  “Ne de olsa eskiydi, biraz olsun ısınır gariban” diyorum, babam gülmeye başlıyor, meğer ben en yeni ceketini vermişim Veli’ye. Ben kızar diye beklerken “olsun ne yapalım, artık seni okutmak için satacak ceketim de yok.” Diyor bıyık altından gülerek.“ Olsun babacım, Veli’nin duası yeter bana diyorum.” Yemeğimizi yedikten sonra, annem, ayağında patikleri, kalkıyor, biliyorum ya yine ıslanacak ayakları, gidip en kalın patikleri getirip hazır ediyorum elimde. “Senin ayakların üşümemeli, ne de olsa cennetimi saklıyorsun orda” diyorum. Gülümsüyor bana, hadi getir kâğıtları da sobayı tutuşturalım diyor, görevimi yapmanın verdiği huzurla sobanın yanındaki mindere uzanıyorum, içimi ısıtan kış masalımı “onlar ermiş muradına”yla bitiriyorum…




Yeni Haberler:

  JP-Bookmark