Warning: Parameter 3 to botRokZoom() expected to be a reference, value given in /home/sakinnet/public_html/libraries/joomla/event/dispatcher.php on line 136
Bir Adam Tanıyordum -Erken Gelen Sonbahar-

Bu yazı 3039. kez sizin tarafınızdan okunuyor.

IWIW megosztásStartlap kedvenchezGoogle könyvjelzőLink megosztása: Del.icio.usTwitterAjánlás a linkter.hu-raAjánlás a vipstart.hu-raFacebookDiggAjánlom a GururaBlogtér ajánlás
(2 oy, ortalama 5.00 de 5)
Yürek Esintileri - Yüreğimden Dökülenler
Yazar Administrator   
Çarşamba, 21 Temmuz 2010 19:28

http://img2.blogcu.com/images/m/u/t/mutevekkil/sonbahar5.jpg

Çok eskiden beri tanıyordum onu. Bu aralar durumu farklı biraz. Geçirdiği bir deprem sonrası içindeki enkazı kaldırmakla o kadar meşgul ki onu tanıyamaz oldum. Adam gene aynı adam aslında. Fakat bu afet onu epey bezdirmişe benziyor. Zaten hayattan çok fazla lezzet alan biri değildi bu olay-biraz sonra aşağıda anlatacağım- adamı yıktı Aslında bu deprem adamın panzehiri de olabilir, bu şok kendisine gelmesini sağlayabilirdi. Bu adamı nerden tanıdığımı söyleyemem, ikimizin aramızda bir sır. Hikâyesini sadece bana anlattı. Yazmam ve ismini açıklamamam şartıyla.

Adamımız, gel-gitlerin hiç eksik olmadığı Araf’ta yaşıyor. Her yere aynı yakınlık ve uzaklıkta. Ne zaman Araf’tan çıkmaya çalışsa ifrat ve tefritlere düşüp gersin geriye dönüyordu. Paranın veya malın mülkün kötü bir dost olduğunu düşünürdü. Yıllar sonra anlamıştım Gandhi’ye neden hayran olduğunu. Galiba o da geç fark etmişti Gandhi ile arasındaki bağı. Başkasına muhtaç olmadan az para ile yaşamak, arzu ettiği buydu.

Bu adamı nerden buldun ve bize neden anlatıyorsun demeyin. Çünkü aramızda yaşıyor ve onun hikâyesinin gelecek nesle ulaşması gerekir. Anlatacağım olay baharı beklerken sökün edip gelen bir sonbahar hikâyesidir aslında ve bu evet gülmeyin bu belki de sizin hikâyenizdir. Konuyu fazla dağıtmadan adamımıza dönelim. Ha bu arada o kendisine adamlık payesini de çok görürdü. Silik bir hayat yaşamasının sebebi de bu olsa gerek. Hiçbir zaman yeri doldurulmayacak biri olmadı. Yokluğu ile varlığı aynıydı ve her gün birkaç defa alış veriş yaptığı bakkal bile onun hakkında hiçbir şey bilmez hatta gösterseler bunu ilk defa görüyorum derdi. Oysa yıllardır aynı mahallede oturuyor ve aynı bakkaldan alışveriş yapıyordu. Konuşmaktan sıkılırdı. Az konuşurdu ama öz değildi sözleri. Kitaplara âşıktı ama fazla okumazdı. Kitapları karıştırmak ve seyretmek gibi tuhaf bir hobisi vardı. Okuduğu kitaplara, seyrettiği filmlere, ondan para isteyen dilencilere, işini yapan hamallara, yuvasından düşmüş bir kuşa hemencecik ağlar lakin kendi haline ağlamayı aklının ucuna bile getirmezdi.

Adam ‘Kâsedeki Fıstıklar Teoremi’ni geç fark etmişti. Bundandır o hep seveceği kızı kalkış saatine sadık bir treni bekler gibi beklemeyi yeğledi. Umuyordu ki o kız gelecek ve beraber gideceklerdi. Saçlarındaki ak miktarı devamlı artıyor ve bu artışlar onun beklemekle birlikte başka şeyler yapması gerektiğini anlatmaya başlamıştı. O da öyle yaptı ve harekete geçti. Kalbini hiç tereddüt etmeden bir kıza teslim ediverdi. Geceler gündüzleri gündüzler geceleri kovalamış ve kalbini ellerine teslim ettiği kızın gerçek yüzü açığa çıkmaya başlamıştı. Kimse öğrenemedi aslında kızın gerçek hikâyesini fakat anlatılanların da gerçek olduğuna inanılıyordu. Ben de bunu gerçek diye yazacağım. Kızın korkunç hikâyelerinden birisi, halkın da en çok anlattığı şu şekildeydi: Bu genç kız artık nasıl olmuşsa olmuş ve Duygusuz Mahallesi’nde oturan kötü kalpli cadının eline düşmüş. Aslında kız kendisi gitmiş oraya. Daha güzel olmak için ondan bir iksir istemiş, cadı da tamam demiş demesine ama onun da bir isteği varmış zavallı kızdan. Cadı kalpsiz olduğu için herkesin de kalpsiz olmasını istiyor ve zaten hep bunun için çalışıyormuş. Kızdan da kalbini istemiş. ‘Sen nasılsa çok güzel olacaksın ve kalbe ihtiyacın olmayacak. İstediğin her erkeğin kalbini alabileceksin’ demiş. Kız isteksizce kabul etmiş nasılsa güzel olacaktı, bunun için neler yapılamazdı ki. Cadı ile anlaşmaya varmışlar kız yüzüne bakmaya doyulamayacak kadar güzel olacakmış. Adamımız tabi nerden bilsin ki ona gülen kızın kalpsiz olduğunu. İşlem bitmiş kızın çok güzel olduğu da yoktu aslında. Cadının bir büyüsü sonucu kız kendini güzel görmeye başlamış. Bizim adamımızın gönlü bu çirkin kıza meyletmiş. Aşkın gözü kördür sözü zaten bu adamla kızın tanışmasından sonra kullanılmaya başlanmış. Evet, olan olmuş atılan ok hedefe varmış, uçan arı çiçeğe konmuş, otlayan kuzular ahıra dönmüş ve bizim adamımız kızı görüp âşık olmuştur. Âşık olmuş olmasına da hiç durup dinlenmeden, bu kız in midir cin midir demeden hemen ilan-ı aşk etmiş. Bir süre naz yapan kız ‘eh demiş madem bu kadar çok istedin, peşimden koştun, kalbin ellerinde onca gün evimin önünde serenat yaptın tamam, sana evet diyorum ve bundan da asla dönmem demiş. Bizim adamımız da mesut olmuş tabi ama kafasını kemiren bir düşünce onu rahat bırakmıyormuş. Kendisi çok duygusal olduğu için midir bilmiyordu ama onu çok sevmesine rağmen kızın duygusuz duruşu, adeta bir robot gibi oluşuna bir türlü akıl erdiremiyor bunun kızın ‘kalpsizliğinden’ olabileceği aklına gelmiyor aksine bu duruşun ona daha çok yakıştığına hükmediyormuş. Aşkın gözü kör olmuştu bir kere.

Kız gönül eğlendirme işini epey sevmiş, cadıya dualar eder olmuştu. ‘Ya bu cadı ne iyi kadınmış baksana koca herifi bana kul köle yaptı’ der ve gününü gün edermiş. İnsan bu her şeyden belli bir süre sıkılırmış ya kız da bu işten sıkılmaya başlamış. Adamımıza haber göndermiş, ‘ben verdiğim sözden geri dönüyorum, sen yoluna ben yoluma’ demiş. Naçar adamımız da ‘sonbahar erken geldi’ deyip yoluna devam etmiş. Sonra bir bakmış ki kalbi yerinde yok. Çünkü onu kıza vermişti. Ne yaptıysa gidip kalbini almaya cesaret edememiş. Şimdi sokaklarda üstü başı yırtık, ‘herkesin varsa bir yeri, ben de bütün dünya benimdir derim’ diyen, veyahut kılık kıyafeti iyi ama küfretseniz de size gülümseyebilen, hayatın hiçbir vaadini beğenmeyen, hayattan bezgin, en hayati konularda bile vurdum duymaz birini görürseniz bilin ki o adam, bizim adamımızdır. Ona acımayın, anlamaya çalışın. Kızı tanımak için fazla bakınmanıza gerek yok çünkü onu çevrenizde bulamazsınız. Evlere girmeniz gerekiyor, işlediği günahın bedelini bir ömür boyu evde oturup beyaz atlı prensini beklemekle geçirecektir. Ta ki birilerinin çıkıp artık prenslerin ata binmediklerini ona söyleyene kadar. Ona acıyın çünkü acınmayı hak ediyor. Ne yaptığının farkında değildi.

Hikâyemiz burada bitti. ‘Eeee bundan nasıl bir sonuç çıkarmamız gerekiyor, ana düşünce neydi?’ deyişinizi duyar gibiyim. Kıssadan hisse şu: Aşkın’-ızın gözünü hemen bir göz doktoruna götürüp lazerle ameliyat ettirin. Yoksa kalbiniz çalınır da ruhunuz bile duymaz. İkincisi; sonbahar bahardan daha güzeldir aslında ve her şeyde mutlaka bir güzellik vardır. Adam kızla evlenseydi kalbinin yokluğunu hiç fark etmeyecekti. Doğacak olan çocuklar da cadı soyunun hanesine yazılacaktı. Üçüncüsü; çıkarılabilecek bir sonuç yok öylesine yazıldı. Tarihe not düşmek için. Çünkü tarihe karşı bir sorumluluğumuz var.




Yeni Haberler:
Eski Haberler:

  JP-Bookmark