Warning: Parameter 3 to botRokZoom() expected to be a reference, value given in /home/sakinnet/public_html/libraries/joomla/event/dispatcher.php on line 136
Eleştiriyi Tenkit Etmek! 2

Bu yazı 2328. kez sizin tarafınızdan okunuyor.

IWIW megosztásStartlap kedvenchezGoogle könyvjelzőLink megosztása: Del.icio.usTwitterAjánlás a linkter.hu-raAjánlás a vipstart.hu-raFacebookDiggAjánlom a GururaBlogtér ajánlás
(3 oy, ortalama 5.00 de 5)
Makaleler - Eğitim Makaleleri
Yazar Administrator   
Çarşamba, 14 Temmuz 2010 21:51

Eleştiriyi Tenkit Etmek

İnsanoğlu eleştirir. Yaşadığı, gördüğü her şeyi. Hiçbir bilgiye sahip olmadığı konularda bile ahkâm kesmeyi bilir insanoğlu. Hiç kimseler fark etmeden bunu kendi üzerlerinde de yapar. Herkes iyisiyle, kötüsüyle kendini ve çevresini muhakkak eleştirir. Lakin… Burada bahsi kesip size kısa bir anımı anlatacağım. Böylelikle yazıma daha iyi bir giriş yapacağımı düşünüyorum.

İlkokul birinci sınıfa gidiyordum. Hayatımızın ilk karnesini alıp tatile çıkmıştık. Yaz tatilinde şehirden misafirler geldi. Benden bir ve iki yaş büyük oğulları vardı bu gelen ailenin. Sevinmiştim tabii ki. İmrenecek kadar güzel giyimli ve temiz iki kardeşti bunlar. Bundan ziyade bu iki kardeş şehirden geliyorlardı ve hep merak etmiş olduğum o kocaman kenti benden iyi biliyor ve tanıyorlardı.

Yaklaşık bir hafta kaldılar bizde. Onlara oyunlarımızın en güzelini oynatmaya çalışıyor, onlara bütün hünerlerimizi göstermeye çalışıyorduk arkadaşlarımla birlikte. Erik ağacının en zirvesine çıkıyor ve en tepedeki eriklerden onlara topluyorduk. Çelik çomak oynarken, hele komşumuzun eşeğine binerken bu iki kardeşin heyecanını adeta gözlerinden görüyor, bu şekilde içim içim gururlanıyordum. Çünkü onların o kocaman şehirde ne gibi oyunlar oynadıklarını düşünemiyor ve hayal edemiyordum. Bunların muhakkak oyuncak tabancaları vardır (hem de ışıklısından felan) diyordum içimden. Ve daha hayal edemediğim bir yığın başka şehir oyuncakları ve oyunları.
Dayanamayıp sormuştum. Bilmediğim oyunlardan bahsedeceklerini düşünerek bu sormamda hayli tedirgindim:

“Siz şehirde hangi oyunları oynarsınız?”

“Biz böyle eşeğe falan binmeyiz, dediler. Bizim kendiliğinden giden bisikletlerimiz var.”

“Otomatik tüfeklerimiz var bizim. Böle etrafa ışınlar saçan.”

Bilmiştim zaten dedim kendi kendime. Bunların paraları var. Kendi kendine giden bisikletler, ışınlı tüfekler ve Allah bilir daha neler neler. Benim ise pedal çevirmeli bisikletim dahi yoktu.
“Başka? Hani bizim gibi çay’a yüzmeye gitmek, balık yakalamaya çalışmak, çelik çomak oynamak veya ağaçlara tırmanıp kuş yuvalarını seyretmek?”

Onların oralarda ağaç falan yoktu. Hem kim ilgilenirdi kuş yuvalarıyla. Onların savurmalı ipleri vardı. O ip ile anında evlerin çatılarına çıkıyor, yüksek binalar üzerinden bir bir atlıyorlardı. Sanki uçarak.
Fazla konuşarak bilmediğimiz oyunları deşelemeye ve salak yerine konmaya gerek yoktu. Anca bizim gibi köylüler eşeğe binip Yılan dağının yaylalarını oyun niyetine gezmeye gider, oralarda bulduğu karpuz ve kelekleri, kiraz ve üzümleri yerdi. Yol kenarlarında kendiliğinden biten incir ve narlardan, sulu sulu kocaman armutlardan, ahududu ve böğürtlenlerden toplayıp oynaya zıplaya mideye indirmek ve üzerine de kocapınarın o cam kadar temiz ve soğuk suyundan hem içmek, hem de çayırında tepinmek bizim için bir nevi oyundu işte. Ama bu çocuklar yüksek binaların üzerlerinden atlıyorlardı özel ve çok pahalı ipleriyle.

Bu durum karşısında tabii ki kendi yaşantımı küçümsemeye başlamıştım. O yaşlarda bile bir nevi hayatımın özeleştirisini yapıyordum içimden. Biz ne anlardık şehirliler gibi oynamasını. O ipleri kullanmasını bile beceremezdik doğru düzgün. Eşeğe binmeye falan benzemezdi bu iş. Çatılardan atlayayım derken - Allah göstermesin - kırardık bir taraflarımızı.

Böylece misafirlerin gitme zamanı geldi. Haydin bakalım güle, güle derken çocukların babası birden beni de şehre götürüp götüremeyeceğini teklif etti dedeme. Nasıl olsa yaz tatiliydi ve bir hafta sonra beni tekrar getirip bırakacaktı. O anda yaşadığım heyecanı bugün tarif edip tekrar yaşayamam. Ama bu iş kesin olmazdı. Her konuda tedirgin ve şüpheli davranan dedem kesinlikle buna müsaade etmezdi. Derken sanki bir mucize gerçekleşti. Benim o otoriter dedem bu fikri nasıl olduysa benimseyip kabul etti.

Şehre gidişimin ilk günü heyecan vericiydi. İkinci gün daire yaşamının sıkıntısından patlayacak gibi oldum. Üçüncü günden sonra da eve dönebilme arzusu içinde dualar etmeye başladım. Ne kendiliğinden giden bisikletler, ne binalar üzerinden atlamalar, ne özel ipler, ne ışınlı tüfekler. Alttaki kiracılar rahatsız olur diye kovalamaca veya körebe oynamak bile yoktu. Orada kaldığım bir haftanın tam altı gününü dördüncü katın balkonunda geçirdim. Bir, iki defa evin büyük ablası ile ekmek falan almaya çıktım dışarıya. Durmadan gelip geçen araçlardan ve bir yığın insanlardan başka bir şey yoktu. O iki kardeşin anlattıkları yekun yalan çıktı. Tabii benim hayallerim de bu arada balonlar gibi bir bir patlayıverdi.

Davulun sesi uzaktan iyi gelir derler. Düğün sahibine sorarsanız bu sesin ne kadar iyi geldiğini size anlatır.
Ülkemizde toplumu, yönetimi, olup bitenleri ve daha nelerini eleştirmek gerçekten çok basittir. Eleştiri yazmak zaten kendince kolaydır. Aklınıza yazacak hiçbir konu gelmiyorsa oturup bir eleştiri yazın. Zira eleştiri, olup bitenlerden sonra gerçekleştiği için, edebiyatın en basit yöntemidir. Aynen bizim spor eleştirmenleri gibi:

“Abi, şu hakemin durduğu yere bir bakar mısınız? Top nerede, sen neredesin, be hakem! Şimdi bu sahneyi geri alalım, lütfen! Biraz daha, biraz daha geri… dur, dur… az ileri, tam ayağını uzatırken… işte beyler tam burası. Bakın, bakın! Kamera biraz yaklaştır! Görüyor musunuz? Oyuncunun ayağı burada topa deymiş ve…”

“Ben katılmıyorum buna. O kadarı deymiş sayılmaz.”

Eleştirinin önemi - doğru yapılırsa - çok büyüktür:

Eleştiri, anca eleştirilene katma değer sağlıyorsa güzel ve verimli bir eleştiridir. Kendini öğrenmek istiyorsan bunu komşuna soracaksın. Ama her konuda da kalkıp bizim insanlar cahildir, yobazdır, devletimiz ha şöyledir, ha böyledir demek eleştirinin en basit türü olur. Bir ülkenin eleştirisine gidilecekse önce kaç ülkeler görüp yaşandığı sorulması gerek. Bir toplumun cehaletinden bahsedilecekse, kaç tür millet görüp bilindiği sorulması gerek. Hele hele bizzat yaşanan yakın çevreden bir eleştiri yapılacaksa, eleştirmenin orada bu konu üzerine neler yaptığını eleştirisine verebilmesi gerek.

Kulaktan dolma bilgiler ve bununla doğan eleştiriler:

Bizim akrabalarımız var Hollanda da, benim dayım var Almanya'nın falan yerinde. Onlar bu konuyu orada şöyle işliyorlarmış da, böyle çözüyorlarmış da, mışmış da…

İpsiz sapsız havada asılı duran taş hep başkalarının oralardadır. Kendiliğinden yanan Selahattin' nin lambası da öyle, uçan halılar da. Aksi takdirde eleştirenlerin de bir savurmalı ipi olur. Hani binadan binaya atlayan, oradan buraya zıplayan.

Ek: İşaret parmağınız ile birini işaret edip gösterirken (eleştirirken), alttan üç parmağımızın kendimize dönük olduğunu unutmayalım.

Ramazan SAKİN

Eğitimci Yazar




Yeni Haberler:
Eski Haberler:

  JP-Bookmark